Yolumuz Devrim Aşkımız Devrim | DevrimForum |
Forumumuzda Daha İyi Vakit Geçirip Devrim ... İle İlgili Konular Hakkında Bilgi Alıp "Ulusal Kurtuluş Örgütü (UKÖ) " Ne Katılıp Burada Okuduğumuz Ve Aldığımız Bigileri Gerçek Hayatta da Yapabilmemiz İçin Sitemize Kayıt Olup "Ulusal Kurtuluş Örgütü (UKÖ) " Ne Katılmak İsterseniz "Ulusal Kurtuluş Örgütü (UKÖ) " Konusuna Gelip Başvuru Yapabilirsiniz İyi Forumlar Wink

Türkiye'de İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları: "Anayasanın Bittiği Yer"

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Türkiye'de İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları: "Anayasanın Bittiği Yer"

Mesaj  Mustafa Alacı Bir Ptsi Nis. 20, 2009 4:21 pm

Türkiye'de İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları: "Anayasanın Bittiği Yer"

"SUÇSUZ"

“İŞ KAZALARININ BİLÂNÇOSU AĞIR Bakan Başesgioğlu, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun (SSK) istatistiklerine göre, 2002’de Türkiye’de 72 bin 344 iş kazası, 601 meslek hastalığı tespit edildiğini belirterek, bunların 878’inin ölümle sonuçlandığını, 2 bin 87 kişinin sürekli iş göremez hale geldiğini bildirdi. Başesgioğlu, iş kazaları ve meslek hastalıkları dolayısıyla 1 milyon 831 bin 252 işgünün kaybedildiğini bildirerek, iş kazaları ve meslek hastalıklarının ülke ekonomisine ciddi kayıplar verdiğini dile getirdi. İş sağlığı ve güvenliği alanında kalıcı ve etkin önlemler alınmasının zorunlu olduğunu ifade eden Başesgioğlu, bu konuda ilgili kuruluşlara, çalışanlara ve işverenlere görev düştüğünü söyledi. Bakanlığının, bu konuda yaptığı çalışmaları anlatan Başesgioğlu, oluşturulan mevzuatın uygulanmasında karşılaşılan zorlukların, devlet, işçi ve işverenle birlikte aşılacağına inandığını belirtti.”

(5.5.2004 tarihli gazetelerden)

Ünlü bir hukukçumuz, bir eserinde, iş kazalarından bahsederken, bunları savaş bilânçolarıyla karşılaştıranların abartmış sayılamayacağını söylüyordu. Kelimesi kelimesine aktarıyoruz: “İşçinin çalıştığı iş yeriyle ilgili veya gördüğü işe ilişkin kaza ve hastalıkların sayısı, istatistiklerin ağırbaşlı anlatımında dahi insana ürperti veren bir anlam taşımaktadır. Örneğin Birleşik Amerika’da her 11 saniyede bir işçi kazaya uğramakta, her üç dakikada bir işçi ölmekte, ya da malul kalmaktadır. Türkiye’miz ise bazı işyerlerinde bunun 7–8 katına varan iş kazaları ve % 60’ı pnömokonyoz ve silikoza tutulmuş işçi sayısı ile uluslarası karşılaştırmalarda listelerin başlarını işgal etmektedir. Her halde işyerlerindeki ölüm, sakatlanma ve malul kalma sayısını savaş meydanlarındakilerle karşılaştıran yargıda pek abartma yoktur.”[1] Yargıtay’ın, önüne iş kazalarıyla ilgili dosyalar yığılan ünlü bir üyesinin söylediği bu sözler kesinlikle abartma değildir.

Peki, Türkiye’deki bu savaşın tarafları kimlerdir?

Aydınlanma Çağı’nın büyük filozofu Voltaire, Candide adlı eserinde, kendi çağındaki, yani 18. yüzyılda, 1789 Büyük Fransız İhtilali’nden önceki dönemdeki toplumsal koşulları ve bu arada köleliği ve köle ticaretini de hicveder. Zenci bir köleyi, bir sahnede, kolunu makineye kaptırmış, bacağı da, sahibi tarafından kaçmaya teşebbüs ettiği için kesilmiş bir adam olarak tasvir eder.

Türkiye işçi sınıfının çalışma koşullarına bakıldığında, bugünkü durumu, bu zenci köleninkinden farksızdır.

Yine aynı sebeplerledir ki, günümüz Türkiye’sinde emekçi sınıfın çalışma koşullarına, istatistiklere, yasaların uygulanış tarzına baktığımızda, Marx’ın sözleri kulaklarımızda yankılanmaya devam ediyor. Büyük usta bize adeta “uyumayın” diyordu: “Anlattığım, sizin hikâyenizdir.”

Biz burada, Türkiye işçi sınıfının içinde yaşadığı insanlık dışı yaşam koşullarından, cehaletten, sefaletten, bir işbirlikçiler ve yırtıcı asalaklar sürüsünden başka bir şey olmayan Türkiye burjuvazisinin sömürü ve tahakkümünden, ancak Marksizm-Leninizm’i kendine rehber edinerek kurtulabileceğini tekrar görüyoruz.

Marx, nüfusun her zaman için geçim araçlarından daha fazla arttığını ve işsizlikle fakirliğin temelinde kontrolsüz nüfus artışının yattığını, dolayısıyla işçilerin yaşam koşullarını iyileştirebilmeleri için az çocuk yapmaları gerektiğini öne süren Malthus’çu fikirlere –ki bugün, Türkiye’nin az gelişmişliğini aşırı nüfus artışına, özellikle de Kürt illerinde nüfusunun fazla artmasına bağlayan gerici ya da Çağdaş Yaşamcı misyonerlere de bu tür hadisler yön vermektedir- Ücretli Emek ve Sermaye’de şöyle yanıt veriyordu:

“(…) Üretici güçlerin artması, (…) esasında şuna dayanır ki, aynı zaman içinde daha fazla üretilebildiğine göre, demek ki, rekabet yasasına göre daha çok üretmek gerekir. Bu koşullarda rekabetin sürdürülebilmesi için gittikçe daha büyük ölçüde çalışmak ve sermayeyi gittikçe sayıları daha az olan ellerde toplamak gerekir. Ve bu üretimin daha büyük bir hacimde de verimli olması için, işbölümü ve makine kullanımını durmadan ve alabildiğine genişletmek gerekir. (…) İşçinin de gittikçe daha güç koşullarda, yani daha az ücret karşılığında ve daha çok çalışarak ve gittikçe hep daha düşük üretim masrafları ile üretmesi gerekir.

“(…) Sermayenin yoğunluğu yani bir merkezde toplanması üretici sermayenin büyümesine bağlıdır. (…) Demek ki sermayenin büyük bölümü doğrudan doğruya iş aletlerine dönüşecek ve iş aletleri olarak işe koyulacaktır ve üretici güçler çoğaldıkça sermayenin doğrudan doğruya makineye dönüşen bu bölümü de büyük olacaktır.

“(…) Daha büyük bir iş bölümü, bir işçinin daha önce üç, dört, beş işçinin ürettiği kadar üretmesi sonucunu doğurur. Makine çok daha büyük ölçüde olmak üzere aynı oranlara götürür. (…)

“Bir kez kapitalist, makine olarak daha büyük bir sermaye yatırdı mı, hammaddeleri ve makineleri iletmek için gerekli olan şeyleri satın alması için daha büyük bir sermaye kullanmak zorunda kalır. Ama daha önce 100 işçi kullanmışsa, şimdi ancak 50 işçiye gereksinme duyacaktır (…) Demek ki 50 işçiye yol verecektir, ya da 100 işçi, daha önce 50 işçinin çalıştığı fiyata çalışmak zorunda kalacaktır. Şu halde pazarda işçi fazlalığı bulunacaktır. (…)

“Sermaye ile emek arasındaki ilişkilerin doğasından zorunlu olarak şu genel yasa ortaya çıkar: Üretici güçlerin büyümesi sırasında makineler ve hammaddeye dönüşmüş sermaye, yani sermaye olarak sermaye, ücrete ayrılmış bölüme göre oransız bir biçimde artar; başka bir deyişle söyleyecek olursak, üretici sermayenin toplam kitlesine bağlantılı olarak, işçilerin kendi aralarında paylaşacakları, gittikçe küçülen bir payları vardır ve içiler arasındaki rekabet gittikçe daha şiddetli olur. Başka deyişle sermaye arttıkça bu artışla orantılı olarak işçilerin iş bulma ve geçim olanakları azalır, iş bulma olanaklarına oranla emekçi nüfus daha da hızlı bir biçimde artar. (…)

“Yalnız işçi ile sermaye arasındaki ilişkilerden çıkan ve bundan dolayı, işçi için en elverişli durumu, yani üretici sermayenin hızlı artışını bile elverişsiz bir duruma çeviren bu yasayı, burjuvalar, nüfus, doğal bir yasaya göre, iş bulma ve geçim olanaklarından daha büyük bir hızla çoğalır diyerek, toplumsal bir yasa olmaktan çıkarıp bir doğa yasası haline sokmaya çalıştılar.

“(…) İşçilerin sayısı her zaman iş talebine oranla daha fazladır.

“İşçi sınıfının çocuk yapmama gibi bir karar alma olanağından yoksun olduğu saçmalığı bir yana, işçi sınıfının durumu, tam tersine, cinsel arzuyu onun başlıca zevki haline getirir ve yalnızca, tek başına onu geliştirir.

“Burjuvazi, içinin varlığını bir asgariye indirgedikten sonra, onun üreme sayısını da bir asgariye indirgemek ister.

“Ama burjuvazinin sözlerinde ve öğütlerinde, fazla bir ciddiyet olmadığı şundan bellidir:

Birincisi: Modern sanayi, erginlerin yerine çocukları çalıştırmakla, çocuk dünyaya getirenlere gerçek bir prim uygulamış oluyor.

İkincisi: Büyük sanayi, aşırı üretim anları için, işsiz işçilerden kurulu bir yedek ordusunu sürekli gereksinir.”

Marx’ın bu söylediklerini aklımızda tutalım ve Türkiye’ye bakalım.
avatar
Mustafa Alacı
Administrator
Administrator

Mesaj Sayısı : 488
Puanları : 5034
+ Rep : 0
Kayıt tarihi : 15/04/09
Nerden : İzmir

http://devrim.turkforumpro.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz